
Yaşam tarzını, karakterini bir nevi her şeyini felsefe üzerinden oluşturuyordu.
Bu sınırsız sorgulsal döngü, dehşetsi bir belirsizlik, kimlik bunalımını ve kronik huzursuzluğunu da beraberinde getiriyordu. Kaygılarına saygınlığını feda edip etmemek arasında kalıp duruyordu.
Artık ona ne din ne dil nede başka hiç bir şey yetmiyordu. Kendi de kendine yetmez iken herkesin onu anlamasını bekliyordu. Lakin herkes felsefe ile düşünmüyor, yaşamıyor, anlamıyor, anlamlandırmıyordu.
Bulmak için, arayış için, kaybolduğuna inanması gerekiyordu.
Ve hakikaten, hakikatten uzak kaybolmuştu ve artık gerçekten bulamıyordu. Gerçeği hakikatini yutmuş öylece kala kalmıştı.
Bir gün nadiren ekran başına geçtiğinde ömrünün 50 yılını felsefeye vermiş bir filozofun cümlesi ile irkildi…
- Hayatın her alanını güncel sorunları, ilişkileri, siyaseti vesairesini felsefenin soru ve sorguları ile yapmaya kalkışırsanız komik duruma düşersiniz. Bu hal felsefeye aykırıdır.
Eyvah…
Peki, nasıl olacakta bunca öldürdüğünü diriltecekti.
Eline aldı kalemi ve yazdı…
“Bedenim ruhumu öldürmüş.
Ruhumsa bedenimi.
Ölüm ölümü öldürmüş.
Şimdi her şey, hiçbir şey,
Hiçbir şey, her şey.
Çok keskin bir belirsizlik.
Kaderim ölçü olmaktan çoktan çıkmış.
Oda tutmuş Tanrımı öldürmüş.
Bir yol…
Ruhu, bedeni, ölümü, her şeyi, hiçbir şeyi ve
Tanrımı geri getirecek bir yol bulmalı, olmalı.”
Ve figan etti;
Yalvarıyorum ne olur geri verin Tanrımı banaaaaaaaa!
