
Kerem Aktürkoğlu da işte tam burada sınanıyor.
Kalabalıklar ses ister, gösteri ister, taraf ister.
Ama Kerem, sükûtu tercih etti. Gösteriş yerine sadeliği, öfke yerine sabrı seçti.
Ve ne acıdır ki; en çok da bunu yaptığı için eleştirildi.
Bir insanın özel hayatına, inancına, eşine duyduğu saygıya bu kadar hoyratça dil uzatmak;
aslında kendi içimizin karanlığıyla yüzleşemeyip, başkalarının ışığını söndürmeye çalışmaktır.
Kerem bir duruş sergiledi. Gazze’de zulme uğrayanları unutmadı. Eşine ve evliliğine gösterdiği saygıyı sosyal medyaya taşıdı ama yine de suçlandı. Sustuklarında “niye susuyorsun?” dendi, paylaştığında “niye paylaştın?” dendi.
Peygamber Efendimiz (s.a.v) şöyle buyurur:
“Kim bir mümini bir münafığın dilinden korursa, Allah kıyamet günü ona cehennem ateşinden bir perde yapar.”
(Taberani, Kebir, 12/182)
Bir Müslümanın başörtülü eşini paylaşması neden hedef olur? Neden inancını yaşayana, değerleriyle var olana, samimiyet gösterene tahammül edemeyiz?
Linç kültürü, ahlaki çürümenin sosyal medya yansımasıdır. Oysa biz birbirimizin kusurlarını örtmekle emrolunduk:
“Müslüman, Müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez, onu yardımsız bırakmaz, onu küçük görmez…”
(Müslim, Birr 32)
Kerem kardeşim, sen doğru bildiğini yaptın. Sessizliğin vakarındandı, sözün sadakatinden. Sosyal medya gürültüsü hakikatin önüne geçemez. Seni tanıyanlar bilir: Gösterişten değil, samimiyetten yanasın.
Son söz:
Şimdi soralım kendimize:
Sessiz kalmak mı suç, konuşmak mı?
Helal dairesinde yaşamak mı eleştirilmeli, yoksa her şeyi teşhir edenler mi?
Kıymet bilmeyen bir toplumda kıymetli duruşları nasıl koruyacağız?
Doğru olanı savunmak cesaret ister. Biz o cesaretin tarafında durmalıyız.
