İnsanı yoktan var eden, terbiye eden, rızk veren Rabbimiz,insana bir takım sorumluluklar yüklemiştir. En büyük sorumluluk da şüphesiz insanın bizzat kendi şahsıyla ilgili olanlarıdır. Bunların başında kişinin bizzat kendi aklıyla, kendi yaratıcısını bilmesi ve tanıması gelir.
Bu konuda akıl, peygamberler ve peygamberlere gönderilen kitaplardan da yararlanacaktır. Zaten Rabbini bilen ve tanıyan insan ona nasıl ibadet edeceğini, kulluk görevini nasıl yapacağını, nefsini nasıl terbiye edeceğini, nelerin haram ve helal olduğunu ve pek çok meseleyi Allah’ın Peygamberleri ile onun ilahi mesajları olan kitaplarından öğrenecektir.
Bu istikamette, insanların bir birine karşı sorumluluklarını da genel olarak bu kaynaklardan öğrenecek ve böylece, hem Rabbini razı edecek ve hem de toplum olarak huzura erecektir.
İnsanın yalnız bir hayat yaşamasının mümkün olmadığı bir vakıadır. İllaki, insanın bir ailesi, bir komşusu, mahallesi, köyü, kenti vardır. Dolayısıyla bu insanlarla az ve çok bir ilişki içinde bulunacaktır. Bu ilişkilerinde insanın üzerine düşen sorumluluklar bulunmaktadır. Herkes sorumluluğunu bilir ise, mutlu bir aile, mutlu bir cemiyet hayatı ortaya çıkar.
Şüphesiz ki, aile bireylerinin bir birlerine karşı büyük sorumlulukları vardır. Aile içinde yer alan yaşlılarımızla ilgili Dinimiz, son derece titiz davrandığı, kişilere büyük sorumluluklar yüklediği aşikardır. Öyle ki; Peygamberimiz; “İçinizde beli bükülmüş ihtiyarlarınız olmasaydı, belalar üzerinize sel gibi gelirdi.” diyerek evdeki büyüklerimizin aile ve toplum için ne derece önemli olduğunu vurgulamaktadır. Dolayısıyla aile içi sorumluluklarımızın başında, eğer evde var ise, yaşlılarımıza hürmet etmek, onları bir yük olarak görmemek, gelmektedir. Zira onlar, hane için bir yük değil, bereket kaynağıdır. Küçükler onlara ne kadar saygıda kusur etmezler, gerekli ilgiyi gösterirler ve hizmetlerini görürler ise, ileride aynı güzel muameleyi fazlasıyla kendileri de çocuklarından görürler. Aksi taktirde, ihtiyarladığında yaptığı kötülükleri aynıyla, belki de fazlasıyla göreceği bilinmelidir.
Yaratılış dini olan İslam, realitelerden, gerçeklerden yola çıkarak insanları hep uyara gelmiştir. Bu noktada da ister yaşlılara, isterse ana-baba, hala-teyze ve amca-dayı gibi büyüklere saygı gösterilmesi istenmiştir. Onlarla selamlaşmak, hal hatır sormak, sevinçte ve tasada beraber olmak, onlara yumuşak davranmak gerekir. Şüphesiz büyüklerin de küçüklere karşı, iyi muamelede bulunması, özellikle, çocuklar arasında ayrımcılık yapmaması, adaletli davranması, onların problemleri ile bire bir ilgilenmesi de, dini ve insani bir görevdir. Hz. Peygamber Efendimiz, iki tarafı da uyararak şöyle der:
“Küçüklerimize şefkat göstermeyen ve büyüklerimize de hürmet etmeyen bizden değildir.”
Hz. Peygamber; “Cennet anaların ayakları altındadır” diyerek annelerin değerini bildirmekte işin nihai hududunu göstermiştir. Kur’an ise, İsra Suresi 23. Ayetinde ana-baba ile ilgili şu uyarıda bulunur: “Rabbin, sadece kendisine kulluk etmenizi, ana-babanıza da iyi davranmanızı kesin bir şekilde emretti. Onlardan biri veya her ikisi senin yanında yaşlanırsa, kendilerine “öf” bile deme; onları azarlama; ikisine de güzel söz söyle.”
Baba ilgili bir hadiste: “Allah’ın rızası babanın rızasında, Allah’ın gazabı da babanın gazabındadır.” denilmektedir. “İnsanlar içinde iyilik ve ihsana en layık olan kişinin kim olduğu” sorusuna, Hz. Peygamber; “annen” cevabını vermiş, aynı sorunun dört kez tekrarlanması karşısında Peygamberimiz, üç kez “annen” ve dördüncü kez ise “baban” cevabını vermiştir. Bu durum, insanların içinde en fazla iyilik yapmaya layık olan kişilerin başta anne, sonra da baba olduğunu göstermektedir.
Konuyla ilgili rivayet edilen şu olay da, ana ve babaya karşı ne denli sorumlu olduğumuzu ortaya koymakta son derece önemlidir. Adamın biri, Kabe’yi tavaf ederken annesini omzunda taşıyarak tavaf ettirmiş. Sonra da Hz. Peygamber’in yanına gelerek annesine yaptığı bu hizmeti ile, hakkını ödemiş olup olmadığını sormuş. Peygamberimiz de: “Hayır, sana hamile iken alıp verdiği bir nefesin hakkı bile değil.” cevabını vermiştir. Dolayısıyla çocuklar, gençler, ana-baba başta olarak büyüklerine karşı saygı ve hürmetle mükelleftirler ve ellerinden gelen yardımı esirgememekle görevlidirler.
Peki, çocukların, gençlerin aile içinde ve dışında büyüklere karşı görevleri var da, büyüklerin onlara karşı taşıdıkları sorumlulukları hiç mi yok? Hiç şüphe yok ki, çok büyük vazifeleri bulunmaktadır. Mesela, daha işin başında sağlam bir yuva kurulması, helalinden kazanıp, helal yiyecekler yemesi, daha çocuğu dünyaya gelmeden, onu maddi ve manevi yetiştirebilecek bilgi ve beceriyi elde etmesi gerekir. Doğduğunda ona gerekli önemi vermesi, bilimin verilerinden de yararlanarak, hayata hazırlaması bir sorumluluktur. Özellikle onlara dini duyguların gelişmesi için gerekli bilgiyi vermesi,bunun yanında özü ile sözü ile doğru olup, güzel örnek olması da başta gelen görevleri arasındadır. Ana-baba, çocuğunu zamanın şartlarına uygun, terbiyeli, hayalı, ahlaklı, dürüst, haramı ve helali bilir, vatan ve milletine bağlı, insanlığa yararlı bir fert olarak yetiştirmelidir. Her yaş grubunun, şüphesiz ayrı bir sorumluluk istediği de bir gerçektir.
Yüce Dinimiz, akrabalar arası, komşular arası ilişkilere de büyük önem vermektedir. Komşuları hiçbir şekilde rahatsız etmemek, onlarla sevinçte ve tasada beraber olmak, gerektiğinde bir tabak çorba ile de olsa ikramda bulunmak gibi pek çok sorumluluklar bulunmaktadır. Yakın ve uzak akrabayı aramak–sormak, onları ziyaret etmek de gerekir. Hz. Peygamber, şöyle buyuruyor: “Neseplerinizi, soylarınızı bilip öğreniniz, hısımlarınızı arayıp sorunuz. Akrabalarınızı aramayacak olursanız, hatta yakınınızda bile olsalar, onlarla hiç yakınlığınız yok demektir. Onları arayıp sorduğunuz zaman, uzakta bile olsalar, uzaklık kalmaz…”
Bir diğer ifadesinde sıla-i rahim yani akrabayı ziyaretle ilgili, şöyle der: “Bir kavmin içinde sıla-i rahmi terk eden bir kimse bulunsa üzerlerine rahmet inmez, duaları kabul edilmez. Allah’tan korkun ve akrabanıza yakınlık gösterin, bu onlara yardım, sizin için dünyada bereket, ahirette günahlarınıza bağışlanmadır. Sıla-i rahmi kesen Cennet’e giremez.”
Sonuç olarak şunu çok rahat ifade edebiliriz ki, toplumun her kesimindeki insanlar aile, iş ve toplum hayatında üzerine düşen sorumluluğun bilincinde olarak görevlerini yerine getirirler ise, huzur dolu bir toplum hayatının oluşacağında şüphe yoktur. Kötü hiçbir şekilde örnek olamaz. Başkaları sorumluluk duygusundan mahrum ise, bu bizim sorumluluktan kaçmamız için mazeret olamaz. Böylesi bir durumda, kendi görevimizi yerine getirerek başkalarına örnek olabiliriz. Kaldı ki, biz Allah’ın huzurunda başta kendimizden sorumluyuz. Daha sonra da en yakınımızdan başlayarak çevremize örnek olup olmamaktan ve yumuşak bir dille, medeni olarak çevremizi uyarıp uyarmamaktan dolayı mesulüz.
Unutmayalım ki, Hz. Peygamber Efendimiz, bu güzel dini tek başına yaymaya başladı ve çok daha önemlisi Peygamberimiz, önce kendisi yaşadı sonra tebliğ etti. Kendi dünyasında yaşamadığı, tatbik etmediği hiçbir şeyi başkalarından yapmalarını istemedi. Öyle ise, biz de sorumluluk meselesinde ve diğer hususlarda Peygamberimizi örnek almalıyız.
İnsanı yoktan var eden, terbiye eden, rızk veren Rabbimiz,insana bir takım sorumluluklar yüklemiştir. En büyük sorumluluk da şüphesiz insanın bizzat kendi şahsıyla ilgili olanlarıdır. Bunların başında kişinin bizzat kendi aklıyla, kendi yaratıcısını bilmesi ve tanıması gelir. Bu konuda akıl, peygamberler ve peygamberlere gönderilen kitaplardan da yararlanacaktır. Zaten Rabbini bilen ve tanıyan insan ona nasıl ibadet edeceğini, […]








