
Bu günlerde yoğun olarak tartışılan 28 Şubat post modern darbesi basının ve sosyal medya hesaplarının birinci konusu oldu.
Bu darbe, ülkemizde bir RİHLE hareketinin de başlamasına sebebiyet vermişti.
Rihle: Sözlükte, yola koyulmak, bir şeyin sırtına binmek” anlamına gelir. Terim olarak: Rihle; Uzak yelerdeki hadis âlimleriyle görüşmek, mevcut rivayetleri toplamak ve hadisle ilgili bilgilere ulaşmak gayesiyle yapılan ilim yolculuğunu ifade eder.
Kur’an’dan, Rihle’ye misal olarak; Hz. Musa’nın arkadaşıyla birlikte Hızır AS ‘dan ilim almak için yaptığı meşakkatli, zor fakat öğretici yolculuğu göstermişlerdir alimler.
İlim ve irfan sahibi olmak isteyen gençlerin bu arzularına müstebit güçler tarafından 28 Şubat’ta engeller kondu. İşte bu engelleri aşmak için Anadolu insanı, Cumhuriyetin ilk otuz yılında izlediği yolu izledi. Cumhuriyet’ten sonra Rihle hareketleri, Arabistan ve Mısıra doğru yapıldı. Ülkemizden kaçan âlimler ve ülkemiz de yasaklanan İslam’ı ilimler bu bölgelerde okutulmaya ve okunmaya devam ediyordu. Cumhuriyet sonrası Rihle hareketlerini en iyi anlatan eser Ali Ulvi Kurucu Hoca efendinin hatıratıdır. Hocalarımızdan Merhum Mustafa Runyun ve Ali Özekte bu yolculuğa çıkanlardandır.
Cumhuriyeti kuran kadroların ve ittihatçı fikirlerin temsilcisi olduklarını ve İttihatçı fikirlerin aşındığını, bu aşınmanın önlenmesi için kendilerince alınacak tedbirleri uygulamaya koyan yeni ittihatçı kadrolar çok fazla da eskileri aratmıyorlardı. İlk saldırdıkları yerler ilim yuvaları oldu ve ilim talibi gençler oldu. Bu zalim düşüncenin zulmüne uğrayan gençler de Cumhuriyetin ilk yıllarında ki üstatların izini takıp etti. Fakat bu sefer rihle hareketi, sadece Arap ülkelerine değil bütün dünya ülkelerine yöneldi. İlim talibi gençlerimiz de sadece İslam’ı ilimler değil, fenni ilimleri ve diğer sosyal ilimleri de tahsil etmek üzere zorunlu olarak Rihleye çıktılar. Netice de zararlı çıkanlar her zaman ki gibi ittihatçılar oldu. Ülkeye büyük sıkıntılar yaşattılar. Ama ülkeye onların beklemedikleri ve engel olmak istedikleri bir ilim ve bilim ordusu kazandırdılar.
1947’ de ittihatçılara siz soba yapın diye tavsiyede bulunan güçler, 28’Şubat’ta bu önerilerini yerli işbirlikçilerine yeniden uygulatma kararı aldılar. Fakat ülkemizi terk edip ilim yolculuğuna çıkan gençler, soba yerine SHA üretmek için ülkeye geri dönmüştüler.
Rahmetli Özal derdi ki; “Benimle uğraşmayı bırakın adam yetiştirin. Bu hürriyeti her zaman bulmazsınız” İlim ve Bilim yolunda ilerlemek isteyen gençlerimize yüz yıllar öncenin bir İlim yolcusunu tavsiyelerini hatırlatmak istiyorum!
El edebi’l Alim ve’l Mute’alim isimli eseren müellifi (yazarı), Eserinde ilim öğrenmek isteyen talebelerin eğitim usullerinden bahsederek şöyle der:
“İlim öğrenmek isteyen geciktirmeden gençliğini ve zamanını ilim tahsil ederek geçirmeli ve şu tuzaklara düşmemelidir.
1-İlim tahsil eden kişi, ertelemenin ve bekleyip, bekletmenin tuzağına düşmemelidir. Çünkü ilim talibi için herhangi bir karşılığı ve telafisi mümkün olmayan değerli zamanı ömründen bir daha geri gelmeyecek şekilde azalmaktadır.
2- İlim talep eden genç, gücü yettiğince kendisini meşgul eden, oyalayan meşguliyetlerden ve duygusal bağlardan kendini kurtarmalıdır. Tam olarak ilim öğrenmesine çok çalışmasına ve öğrenim hayatındaki başarısına mâni olan şeyleri kendisinden kesinlikle uzak tutmalıdır.
3-İlim yolcusu şunu bilmelidir ki yukarda saydıklarımız onun yolunu kesen eşkıyalardır gibidir.
Bu yüzdendir ki önceki ilim öğrencileri, aile, eş ve dosttan uzaklaşıp gurbete çıkmayı tercih etmişlerdir. İlim için memleketlerinden uzaklaşmayı hoş karşılamışlardır. Zihin birçok şeyle meşgul olup dağıldığı zaman, hakikatlere ve gizli inceliklere nüfuz edilemez. Bunun için eskiler şöyle demişleridir: “Sen ilme her şeyini vermedikçe ilim de sana bir cüz ’ünü (az bir kısmını) bile vermez.”
Zorluklarla beraber kolaylıkların da olduğunu unutmayalım. İlim yolu zorluklar ve acılarla dolu olsa da meyvesi tatlıdır.
Bu zorunlu ilim yolculuğunun talebelere neler kazandırdığını özetleyen Lacivert Dergisinin, 15 Şubat 2015 tarihli 10’uncu sayısında yayınlanan iki kızımızın görüşleriyle yazımızı sonlandıralım.
Esra Elönü: Üzerimde emanet gibi duran şeyleri sahiplenme duygusunu kazandırdı. Mesela gıcır gıcır hiç kullanılmamış dalında taze öfke duygusunu. Nasıl yani derseniz? Evcil öfke, yani harekete geçiren başlama tuşu. Üretmeye nazır hal. Ve “Hu” dönüşü, yani Allah'a daha çok sığınma duygusunu kazandım. La havle'nin çekiciliğini fark ettim. Elimi yumruk yapıp masaya vurmalardan el açıp Allah'a niyaza terfi ettim anlayacağınız.
Zeynep Havva Kılıç: Uzun zamandır yurt dışında yaşamak ve yabancı bir ailenin ferdi olmak, yerimi ve misyonumu yalnızca Türkiye değil ümmet sınırları dâhilinde sorgulamamı sağlayan bir perspektif kazandırdı. Bir Müslüman olarak ümmete, insanlığa olan hizmetimi hakkıyla ifa edebileceğim şartlar nerede oluşuyorsa, orada hayatıma devam ederim. Elbette ümmetin bütünlüğünün ve selametinin ayrılmaz bir parçası olan ülkemin normal ortamına geri dönmesi için de elimden geleni yaparım.
