
Cumhuriyet kurulduktan sonra üniversitelerde ilk defa adam öldürenler solculardır.
“İlk şehit Ankara İlahiyat’tan Ruhi Kılıçkıran: 17 Aralık (Ramazan) 1967”
Solcuların görmezden gelip hep mağduru oynamalarına rağmen ilk olarak üniversitede adam öldürenler onlardır. Bu olaydan bahsederken de yalan söylerler. 1960 sonrası üniversitede öldürülen ilk öğrenci, İlahiyat Fakültesi öğrencisi Ruhi Kılıçkıran’dır.
1966 yılında Ankara Site Yurdu’nun başkanlığını Türkiye İşçi Partili, sosyalist, 8 yıllık Hukuk Fakültesi öğrencisi Zülküf Şahin yapmıştır. 1967 yılındaki yurt başkanlığı seçimlerini Müslüman gençler kazanmıştır. Seçimler arifesinde en geniş faaliyette bulunanlardan biri de Ruhi Kılıçkıran’dır. Zülküf Şahin başkanlığı sırasında yurdun lokantasına ve kantinine akrabalarını ve üvey kardeşini yerleştirmiştir. Ruhi’yi vuran Zülküf’ün üvey kardeşidir. Kavgayı başlatan ise Zülküf ve dışarıdan getirdiği, Allah’a küfreden bir şair bozuntusudur. Allah’a ve dine küfrettiğine, Zülküf’le özel olarak tanıştığına göre bu bir tertiptir Müslüman öğrencilere göre. Solcular tarafından vurulan Ruhi Kılıçkıran hemen hastaneye kaldırılmasına ve her türlü ihtimama rağmen, 4 Ocak 1968 akşamı saat 20.00 sularında Hakk’ın rahmetine kavuşur. Olay 1967 yılının Aralık ayında olur fakat Kılıçkıran’ın şehadeti 1968 yılının Ocak ayında hastanede vuku bulur. Kılıçkıran için sağcı öğrenciler İstanbul’da ve Ankara’da hatimler indirirler, dinî törenler yaparlar ve cenazesi Osmaniye’de toprağa verilir.
Bu olay, komünistlerin Müslümanlara karşı fiilî harekâta başlamalarıdır. Aslında yapmak istedikleri işin ilk adımları atılmış, bu son adımdır.
Yeni İç Savaşın İlk Şehidi: Ruhi Kılıçkıran
İnsanlar için kaderin seçtiği vazifeler ayrı ayrıdır. Bunlardan önemli olan ikisi şunlardır:
1- Bazısı tohum gibi toprağa girer, kendi orada erir fakat hasadı hazırlar.
2- Bazısı da olgun başaklar olsun diye seçilmişlerdir.
İslam için olduğu müddetçe her ikisi de şereflidir. İslam her ikisine de rütbesini vermiştir. Gelecek hasat için kendini kara toprağa atana “şehit”, hasadı alıp zaferin tacını giyenlere “gazi” diyoruz. Şehitlik Kosova’da Murad Han’ın, İstanbul surlarında Ulubatlı Hasan’ın; gazilik ise Fatih Han’ın ve milyonlarca ecdadın rütbesidir.
1967 yılının son günleri… Ankara’da Site Yurdu’nda akşamüzeri. Gün sarkıyor, iftar saati yaklaşıyor… Kara yüzlü, kara kalpli bir grup; kalbi ve gönlü boş bırakılmış, yıkıcı eğitim sisteminin tabii neticesi olarak şaşkın kalmış kimsenin desteğiyle başlar, en edepsizlerden, şiir diye küfre:
“Kur’an’a inananın da…
Kitabı olanın da…”
Bir yiğit haykırır susturmak için. Atılır öne fakat bu yiğit arkadan kurşunlanır. 21 yaşının baharında, dalyan gibi, leventler levendi, yiğitler yiğidi Ruhi’ye, ruhumuza sıkılan kahpe kurşunlar… Ruhi’miz kanlar içinde, bağırsakları 13 yerinden kurşunla parçalanmış. Ruhi’nin şahsında ruhumuz kurşunlanmış. Aziz milletimizin bu büyük evladını Ankara Hastanesi’nde ziyaret ettiğim zaman huzur içinde idi. “Ağabey, ağabey” derken gerçek hayata başladığını, büyük nutkunu hazırlamak üzere olduğunu bilememiştim…
Evet, şehitler ölmüyor; bilakis diridirler. Şehit Ruhi kardeşimiz 21 yılının gençlik, dinçlik ve heyecanıyla dirliğin en yüce mevkilerinden seslenerek bizleri uyandırmaya çalışmaktadır. Bu ses, uyumamak için İsrafil’in surunu beklemeyenlere hakikati duyuracak güçtedir…
Seyyid Kutub, şehitlik mevkiine yükselmeden kaç kişiye hitap edebilmiş, kaç şehir halkı bu sese kulak verebilmişti? Hemen söyleyelim ki, şehadetinden sonrasıyla kıyaslanır ise hiç. Şehit Seyyid Kutub, şimdi yükseldiği mevkiden bütün İslam dünyasında şehir şehir, köy köy, ocak ocak dolaşmakta; insanları sarsmakta, gaflet uykusundan uyandırmaya çalışmaktadır.
Ruhi’mizi arkadan vuran kahpeler bir mücahitten kurtulduk zannettiler. Nisyana gömmek için radyo sustu, gazete sustu. Bütün baykuşlar, çığırtkanlar sustu.
Onlar o mücahidin ölmeyeceğini, bilakis dirileceğini bilmiyorlar. Gafildirler.
Ölmek ne kelime… Bir şehit, bin mücahit çağırıyor cepheye. İşte gençlerimizin gözlerindeki ışık, yanan bu ateşin ışığıdır. İşte dudaklarda bestelenen mana bu manadır.
Şimdi gençlerimiz bir şehit olup “bin dirileceğiz” diye haykırıyorlar. Şehitlikte gerçek diriliş başlıyor. Varoluş böyle olur.
Ruhi ilk şehidimiz değildir… Fakat Ruhi’nin ilk oluşu başka yönden… Bu kez cephe değişiktir. Düşman içimize girmiştir. İmansızlık, kin ve nifak; sakat maarif sisteminin tabii bir neticesi olarak boş kalan gönüllere yerleşmiş, taht kurmuş ve içeride yangın çıkarmıştır.
Eğer bu yangının ateşinde yanmak istemiyorsak, eğer evladımızı bir mason altılısında boğdurmak, kızıl bir orakla biçtirmemek istiyorsak; kılıçlarımızın, bilgilerimizin, öz menlerimizin seslerini duymaya ve anlamaya mecburuz.
Şehitlerimiz her an bizimledir. Yeter ki biz onlarla beraber olabilelim.
Bilelim ki vaktin sükûta erdiği gecede de penceremizi sarsan rüzgârda Ruhi’nin sesi vardır.
Bir gök gürültüsü eğer bizi sarsıp uyandırabiliyorsa, bilelim ki onda Ruhi’lerin sesi vardır. Eğer bir ölü değilsek, onları her yerde ve her şeyde duymamız mümkündür.
“Ey şehid oğlu şehid, isteme benden makber
Sana ağuşunu açmış duruyor Peygamber.”
Hasan Aksay, Tek Nizam Gazetesi, 13 Ocak 1971 .
